TRAJİKOMİK BİR YAŞANTI OLARAK AŞK
İnsanlık tarihi kadar eski; yüzyıllar boyunca şairlere, düşünürlere sürekli malzeme olacak kadar istikrarlı, bir sihirli kelime: Aşk. Üzerinde düşünüldüğünde, konuşulduğunda, yazıldığında, çizildiğinde her insanın bambaşka tanımlayabileceği kadar soyut, ancak başımıza geldiğinde uzanıp elimizle tutabileceğimize inandıracak kadar da somut. Varlığını çelişkili doğasına borçlu: Ulaşabilmek için her türlü engelle ölümüne savaşırken, o soylu, yakıcı, haz verici duygunun engellerden beslendiğini farkında olmamak. Bazen, kendisini ve sevdiğini öldürebilecek derecede şaşırtıcı davranışlara gebe bir gizemli ruh hali: Aşk.
Aşkı tanımlamak, yaşamı anlamak kadar güç. İnsanların “aşk” kelimesini kullanırken anlatmak istedikleri de birbirinden oldukça farklı. Kalıcı, zaman üstü eserlere imza atmış yazarların, şairlerin, düşünürlerin, psikolog ya da psikiyatristlerin bile bambaşka görüşleri olduğunu gördüğümüzde konunun gizemini halen koruduğunu anlıyoruz. Bu yazıda –elbette önceki görüşlerden yararlanarak ve onlara göndermelerde de bulunarak- kendi gözlemlerim ve tesbitlerimle bu konudaki bireysel bakışımı ortaya koyma düşüncesindeyim.
İlk akla gelen soru: Aşk sevginin yoğunluğunun, şiddetinin doruk noktası mıdır? Yoksa, aşk klasik anlamda kullanılan sevgiden bağımsız, başka bir kavram mıdır? Basitçe ifade etmek gerekirse, sevginin miktarının artması aşkla mı sonuçlanır? Aşk, nitelik olarak sevgiden farklı mıdır? Sorunun yanıtı: Aşk, her ne kadar sevgi ile zaman zaman ortak paydalara sahip olsa da, sevginin doruk noktası değildir. Aşk, bambaşka dinamiklerden filizlenen, çok daha sıra dışı bir ruhsal yaşantıdır. Bir başkasını sevdiğimizde onunla ruhsal ve fiziksel yakınlaşmayı arzularız, ona sevgi duyarız, onun isteklerini, gereksinimlerini, beklentilerini önemser ve bunları karşılamaya çalışırız. Sevgi duyduğumuz, sevdiğimiz kişi de benzer bir tutum sergiler. Sevgide karşılık görmek ön koşuldur. Benzer duygularla sevilmediğimiz, karşılık görmediğimizde sevginin yoğunluğunun azalması, hatta bir süre sonra tamamen ortadan kalkması kaçınılmazdır. Buna karşılık, aşkta, aşık olduğumuz kişiyi şiddetle arzulama ve ona ulaşma çabasının ötesinde, karşılık görüp görmediğimiz önemini yitirir. Öyle yüce bir varlık olarak kabul ederiz, gözümüz öyle körleşir ki, onunla olabilme tutkusu her şeyin önüne geçer. Farkında olmadığımız, bilinç dışı işleyen can alıcı bir nokta vardır: Ulaşma olanağımız az olan kişilere aşık oluruz. Aşk engelle güçlenir. Ulaşamadıkça, kavuşamadıkça yüreğimizdeki ateş tüm bedenimizi, tüm ruhumuzu sarar. Düş gücümüz aşık olduğumuz kişiyi iyiden iyiye göklere çıkarır. Bu aslında trajikomik bir durumdur. Aşığın yaşamını ortaya koyabilecek ya da kendini yerin dibine sokabilecek kadar gözlerinin körleşmesi bir trajedi; ulaşma, kavuşma olasılığı az olan kişiye aşık olması ve küçük olasılık da olsa aşık olduğu kişiye kavuştuğunda aşkın sona ereceğini farkında olmaması bir komedidir. Burada ulaşma, kavuşma kelimeleri yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ve daha çok ruhsal anlamda kullanılmıştır.
Aşk yaşantısında, başka herhangi bir ruh halinde rastlamadığımız, şaşırtıcı deneyimler yaşanır. Bunlardan en çarpıcı olanı aşık olunan kişinin yüzünün unutulması, bir türlü insanın gözünde canlandırılamamasıdır. Aşık olduğumuz kişinin yüzünü bir türlü gözümüzün önüne getiremeyiz. “Aşkın gözü kördür!” ya da “Yanımdayken bile hasretimsin!” söylemleri bu duruma gönderme olarak kabul edilebilir. Bir başka farklı deneyim, tüm yaşamın, tüm evrenin aşık olunan kişi etrafında dönmesidir. Her şey ona yöneliktir, her şey onunla ilişkilidir. Bir dakika onu görmek, bir an ona bakmak, üç saniye onunla göz göze gelmek, birkaç kelimesini işitmek, bir kez olsun ona sımsıkı sarılabilmek için neler gözden çıkarılmaz ki?
Aşkın eşsiz olması doğasında bir başkaldırıyı barındırmasına da borçludur. Bu bilinç dışı, örtük bir başkaldırıdır. Aşık benliğinin sınırlarını zorlar ve aşar. Bir başkasının bedeni ve ruhuyla birleşir. Bu tutkulu bütünleşme varoluşun geçiciliğine bir başkaldırı, ölüme bir meydan okumadır. Belki de bu nedenle hep ölümsüz, sonsuz aşklardan söz edilir. “Her canlı ölümü tadacaktır!” sözünü “Her aşık sonsuza kadar yaşayacaktır!” düşlemiyle etkisiz kılma cesaretini aşk gösterir.
Neredeyse bir kural olarak yaşanan bir durum da, aşık olunan kişinin yüceltilmesidir. Daima, aşık olduğumuz kişiyi gerçekte olduğundan daha yükseklere taşır, ona yüce değerler biçeriz. Farkında olmadan takındığımız bu tutum, -aşık olduğumuz kişiyle bütünleşmiş olduğumuz için- kendi ruhumuzun, kendi kişiliğimizin de değerini artırır. Aşk kendimizi de yüceltmemiz anlamını taşır. Bu durumda da, bir düşünürün “Yaşamak ağırlıktır!” tesbiti doğrultusunda, yaşamın ağırlığı altında ezilen kişiliğimizi kurtarma fırsatını bize aşkın sunduğunu söyleyebiliriz.
Sevgi konusuna değinmeden geçmek olmaz. Bu konuda Karen Horney’nin yaklaşımına göz atalım: Horney, iki kişi arasında oluşan sevginin ortaya çıkma nedeninin önemini vurgular. Sevgi bir başkasına duyulan olumlu temel bir duygu mudur? Yoksa, tehditlerle dolu bir dünya karşısında yaşanan çaresizliği hafifletme amacına hizmet eden çok daha sığ bir duygu mu? Ya da, bir başkasını ele geçirme tutkusundan doğan bencilce bir duygu mu? Sevginin nedeni, kaçınılmaz şekilde onun akıbetini de belirleyecektir. Güvenlik ihtiyacı ile oluşan sevgi bağı, sağlam zeminde gelişmediği için, çözülmeye ve buharlaşmaya mahkumdur. Zaten, söz konusu kişinin sevme kapasitesinin –bir başkasının isteklerini, gereksinimlerini, kişiliğini önemseme yetisi- düşük olduğunu tahmin etmek zor değildir.
Yeniden aşk konusuna dönelim. Yerden yere vursa da, Schopenhauer aşkı ” insan türünün devamının doğrudan bir teminatı” olarak yorumlamıştır: “…Bir aşık, sevgilisinin her bakışına ve dönüşüne neden kendisini böylesine kayıtsız şartsız adar ve onun için her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdır? Çünkü, onu içindeki ölümsüz yan arzular…” Schopenhauer, her türlü acı ve ıstıraba karşın yeryüzünde yaşamın devamından aşıkları sorumlu tutar: “…Bütün bu kargaşanın ortasında iki sevgilinin birbirlerine arzuyla bakan gözlerini görürüz. Yine de neden böylesine gizli, çekingen ve kaçamaklı bakışlardır bunlar? Çünkü bu aşıklar bütün bu sefalet ve kargaşayı sürdürmek için gizlice çalışan hainlerdir, oysa başka türlü çok çabuk bir sona erişirdi bu…”
Calderon’un Decius’u ile bitirelim. Decius tutkulu aşkı uğruna şöyle konuşur:
“Tanrım, demek seviyorsun beni?
Binlerce zaferi feda edeceğim bunun için,
Döneceğim…”
Psikiyatrirst Dr.İbrahim Ateş
AŞK İLİŞKİNİN RUHUDUR
Aşk her insan tarafından farklı tanımlanır. Bu yazıda aşk anlatılırken sevginin doruk noktasından bahsedilecektir; yani iki insanın birbirlerini tutkuyla sevmelerinden. Bu evrensel duygu tamamen kişiye özeldir, bu yüzden kimse kimsenin aşkını anlayamaz.
Ne yazık ki, kavuşamayan aşıklar da vardır. İmkansız aşıkların acıları tarihe geçmiştir: Batıdaki Romeo ve Juliet’in trajedisinden, Pakistan’daki Shaista Almani ve Balakh Sher Maher öyküsüne kadar. 2000 yıl öncesinde Roma ordusundaki bir Pagan asker ve bir Hıristiyan kadın birbirlerine aşık olurlar, dini engeller olsa da Valentine isimli rahip nikahlarını kıyar. Rahip 14 Şubatta nikahı kıydığı için öldürülür. Bu yüzden 14 Şubat sevgililer günü olarak ilan edilir.
Amerikalı psikolog Arthur Aron araştırmasında toplumun 2%-3%’ünün uzun yıllar sonra hala tutkulu aşk yaşadıklarını saptamıştır. 20 yılı aşkın ilişki yaşayan bu aşıklar, aşklarının resmine bakınca, yeni aşıklardaki gibi beyinlerinin aynı kısımlarının aktifleştiği görülmüştür. Tek fark, uzun yıllar aşık olanların beyinlerindeki kaygı ve takıntı ile ilgili kısımların yeni aşıklardaki gibi aktif olmayışıdır. Çünkü, onların artık sevdiğini kaybetme gibi korkuları yoktur. Araştırmaya göre, evlilerin %20-30’u mutludur, ancak %2-3’ü hala aşıktır. Aşkın devam etmesini sağlayan gerçek ortaya çıkarılamamıştır. Ancak, aşık olan kişinin doyurucu bir cinsel yaşamı olduğu, aşkına karşı derin duygular taşıdığı, olumlu ve coşkulu ruh hali yaşadığı bilinmektedir.
Aşk ve mutluluk arasındaki ilişkiye bakacak olursak: En mutlu insan karşılıklı aşk yaşayan insandır. İyi bir beraberlik yaşayan insan, yalnız yaşayanlardan daha mutludur. Diğer yandan, kötü bir beraberlik yaşayan ise yalnız yaşayanlardan daha mutsuzdur.
Mutlu çiftler mükemmel değildir, onlar da birbirlerinden farklıdır ve tartışabilirler, ancak beraberliklerini sürdürmenin yolunu bulmuşlardır. Birbirlerinin geçmişindeki önemli olayları bilirler. Sevgilileri için neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu farkındadırlar. Hayallerinden haberdardırlar. Bunların ötesinde, sağlıklı bir ilişkinin vazgeçilmez unsuru dostluktur. Çin atasözünün söylediği gibi: “Evleneceğim insanla en başta dost olmalıyım, çünkü her şey yaşanılıp bittiğinde geriye sadece sohbet kalacak”
Caryl Rusbult’a göre ilişkiyi koruyan yakınlık ve duyarlılıktır. Bu yaklaşımı benimseyen kişi ‘biz’ olarak düşünür ve sevdiği için bir şey yapmaktan çekinmez. Beklentiye girmeden fedakarlık yapar.
Sevgi ne kadar yoğun olursa, bir o kadar aşk duygusuna yaklaşılır. İlişkilerde yapılan fedakarlık ve verilen değer gücünü aşktan alır. AŞK ilişkinin ruhudur!
Uzman Psikolog Seher Sayan
AŞKTA MANTIK ARAMA !
Üzerine çeşitli yazılar yazılmış, araştırmalar yapılmış, hatta sınıflamalar bile yapılmış aşk için. Kimisi tutkuyla yaşar aşkını, kimisi arkadaş gibi, bazısı oyun gibi görür aşkı, bazısı ise saplanır kalır. Bir kısmı da var ki yazar aşkını ve onu arar durur.
Özellikle 25 yaş üstü kadınlarda ve 30 yaş civarı erkeklerde rastlanır bu arayışa… Ya çok yaşanmışlıktan tükenmişliğe geçiş sebep olmuştur bu arayışa ya da hiç yaşanmamışlık.
Araştırmacılar bunun da adını koymuşlar aslında: Mantıklı Aşk !!!
Kadının ekomik özgürlüğünü kazanması ve çalışan kadının artmasıyla daha sık rastlanır oldu aşkın mantığını arayanlara. Bir kağıt üzerine yazılan alışveriş listesi gibi alt alta yazılan ısmarlama sevgili özellikleri elimizde, karşımıza çıkanları ön değerlendirmeden geçirip olan ve olmayan özelliklerine tik atar olduk. Boyu, kilosu, göz rengi, saç şekli, giyim tarzı, eğlence tarzı, arkadaşları, ailesi, arabası, işi, evi, erkek ise ekonomik durumu, kadın ise geçmişte bir erkekle cinsel deneyimi olup olmadığı, konuşması, ses tonu, bakışı,gibi uzayıp giden bir liste. İdeal sevgili olabilmesi için de en fazla iki fire vermesi gerekiyor, tabii onlar da düzeltilebilir özellikler ise.
Herkesin bir mükemmeli var kafasında ve o gelene kadar bekliyor. Mükemmeline yakın biriyle karşılaştığında ise, “Ya daha iyisi çıkarsa karşıma?” düşüncesiyle o aşkı da başlamadan bitiriyor zihninde.
Ismarlama aşklar aranıyor ve o aşk gelene kadar aşk oyunları hayatları dolduruyor. Yapılan iyi ya da kötü her şey, insanın kendini bütün benliği ile verebileceği ideal aşka olan özleme dayandırılıyor.
Peki, ideal aşk mı özlemle beklenen yoksa ideal sevgili mi?
Kapıları kapatıp parolayı doğru söyleyene ‘hoş geldin’ demek mi daha çok heyecanlandırıyor insanı, yoksa kapıyı bile çalmadan ‘ben geldim’ diyenler mi kalbin ritmini bozuyor?
Aşkın mantığı olsa, mantığını zorlayan hatta mantığa uymayan şeyler yaptırır mıydı insana!
Aşk, tutku ister, beden bedeni, ruh ise ruhu çeker. Aşk gelmişse bir kere, her an her yerde aşkı getiren sevgili vardır. Her saniye onunla olma arzusu kaplar insanın içini. Bir dokunuşu bütün bedenini harekete geçirebilir, bir bakışı heyecanlandırabilir. Hissedilen duygu, arzu öyle yoğundur ki sevgiliyi idealleştirir.
Gerçek aşk ısmarlamadan kendiliğinden gelir. Zamana bırakmadan an ve an yaşandıkça yücelir. Lawrance’ın söylediği gibi aşkta mantık aramayın, yaşayın ve yaşatın, sevin ve sevdirin. Çünkü, sevginin amacı yoktur.
“Aşk geldi damarımdan, derimden kan kesildi. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep o…” Mevlana
Psikolojik Danışman Burcu Tatoğlu
(Bu yazı Female Dergisi Şubat 2010 sayısında yayınlanmıştır.)